İyi Beslenme

18/2/2007

**Bilinçli ve Doğru Beslenme Prensipleri-3

 

 

Bu yazı bilinçli ve doğru beslenme prensipleri başlığı altında, Yüksek Mühendis, Antropolojist ve Emekli UN/FAO -Dünya Gıda ve Tarım teşkilatı- görevlisi- Ayten Aydın, tarafından İngilizce olarak hazırlanmış ve yayınlandıktan sonra kendisi tarafından Türkçe’ye tercüme edilmiştir. İnglizce orijinali ilk defa Haziran 2006 da “International Institute for Advanced Studies (IIAS)” in (www.iias.edu) “eJournal” inde çıkmıştır.

Üç bölüme ayrılan yazının birinci ve ikinci bölümleri daha önce  yayınlanmıştı. Bu üçüncü ve son bölümü yayınlayarak beslenme biliminin başvuru kaynağı olan bu önemli yazıyı tamamlamış oluyoruz.

 

 VIII- GIDALARIN TEMİN EDİLMESİ VE HAZIRLANMASI – üretimden, pişirilmeye ve yemek işlemine kadar 

İlk planda, sağlığın iyi bir biçimde idamesi ve vücudun hastalıklara karşı korunması için, beslenme sonunda vücutça sindirilen ve en uzak hücrelere kadar dağılan gıda özlerinin gerekli cins ve kalitede olması gerekir. Bu maksatla beslenme sürecinde akla gelecek ve dikkat edilecek ilk kademe, gıda maddelerinin üretimidir. Gıdaların onlardan beklenen kalitede besleyici özelliklere sahip olmaları büyük çapta onların doğal-organik-biyolojik metotlarla, aşağı yukarı geleneksel metotlara benzer bir şekilde, ve hava, toprak ve su kirliliğinden ari bir ortamda üretilmeleri ile sağlanabilecektir.

 Pratik olarak, bu tarım biçimi, kimyevi gübre ve bitki hastalıklarına karşı ilaç kullanılmadan, sadece biyolojik metotlarla bitki büyümesini temin ve sağlığının korunması demek olacaktır. Böyle doğal bir üretim süreci insan sindirim sisteminin doğal koşullardaki çalışma sürecine çok iyi uymaktadır. Gıda maddeleri en küçük bir muhafaza işleminden geçtiklerinde bile onların doğal niteliklerinden bir miktar kaybetmektedirler.

 

Şu örnek, gıdanın en doğal biçimde kullanılmasının insan sağlığı yönünden önemini belirtmeye yardım edebilir: mevcut istatistiklere göre kolitis ülseroza ve Crohn hastalığı gibi 1950-1960’lı yıllarda en çok ABD ve İngiltere’de rastlanan bu iki önemli otoimmün (öz bağışıklık) kalın bağırsak hastalığı tam bu ülkeler tarımına suni gübre ve böceklere karşı ilaç gibi kimyevi maddelerin takdim edildiği yıllara tekabül etmektedir. Avrupa ülkelerinde ise buna benzer bir durum, on yıl kadar bir süre sonra ve de aynı şekilde bu tip kimyevi maddelerin tarıma girmesiyle aynı zamanda ortaya çıkmıştı.

 

Toprakların gübre ihtiyacı toprakta mevcut minerallerin kompozisyonuna, oradaki bakteri hayatına, önceki üretimden kalan artık maddelere, topraktaki protein miktarına ve mevcut nematod hareketine bağlı olarak tespit edilmektedir. Bu tip bilgilere dayanarak, yer yer çeşitli geleneksel tarımsal uygulamalar arasında bitki rotasyonu üretim sistemine yeniden getirilmiş, nadas usulü uygun olan hallerde tekrar kullanıma girmiş ve organik fosiller ve tabii gübre gibi kimyasal olmayan gübre kullanılmasına öncelik verilmeye başlanmıştır.

 

Bir yandan organik gübre kullanımı yoluyla toprağın üretim gücü artırılırken diğer yandan onların içinde olabilecek toksik elementler nedeniyle insan sağlığına zarar verdikleri haller de müşahede edilmektedir. Her halükarda, toprak verimliliğini artırma maksadıyla tarımda kullanılan kimyasal gübre tamamen elimine edilmeden önce onun fayda ve zararları tekrar dikkatlice gözden geçirilmeli. Varsa, insan sağlığı üzerindeki menfi etkileri daha yakından değerlendirilmeli ve böylece de onların kullanılıp kullanılmamasında daha dengeli bir karara varılması sağlanmalı. Bütün bunların yanında ve bu bağlamda bitkilerin fizyolojik gelişmesi ile insan organizmasının çeşitli beslenme ihtiyaçları arasındaki ilişkinin de daha detaylı olarak araştırılması faydalı olacaktır.

 

Doğaldır ki, her safhada olduğu gibi, gıdaların evde saklanması ve en son safha olan yenilmelerinden önce hazırlanması, ve gerekiyorsa pişirilmeleri sırasında da, onların ana besi özellikleri ve kalitelerinin en iyi bir biçimde korunması istenir. Bu safhada, beklenen bütün hijyenik tedbirlerin alınması yanında, gıdaların çiğ veya pişmiş olarak takdimleri sürecinde göz önünde tutulacak bazı önemli hususlar vardır. Örneğin, gıdaların çiğ veya pişmiş olarak yenmeğe hazırlanmaları esnasında yapılan yıkama, gerekiyorsa soyma, ve küçük parçalar halinde kesme sırasında çeşitli derece ve tipte gıda kaybı olabilecektir. Bu nedenle bu işlemlerin olabildiğince azaltılması, tamamen yok etmese bile, bu tip gıda kayıplarını azaltabilcektir.

 

Bazı gıdaların, dokularının yumuşatılması, lezzetlerinin geliştirilmesi, daha emniyetli olmaları veyahut ta sindirimlerinin kolaylaştırılması nedenleriyle pişirilmeleri gerekebilir. Mamafih, gıdalar olabildiğince çiğ olarak yenilmelidir.

 

Bilmekte fayda olacak önemli bir diğer husus ta, tahılların içinde bulunan fitat (phytin) elemanının gıdalardaki bir çok vitamin (D vitamini gibi) ve minerallerin (demir, kalsiyum, çinko gibi) emilmesini zorlaştırdığı deneylerle desteklendiğidir. Bu nedenle ekmek ağırlıklı bir beslenmede osteoporoz oluşumu için uygun bir koşul yaratılmış olur. Böyle bir problemi olanlar veya potansiyeli olan kişiler için bayatlatılmış veya ısıtılmış ekmek yemeleriyle bu elemanın etkisi oldukça azaltılabilir. Tahılların çimlendirilmiş olarak yenmeleri de bu bağlamda uygun bir tedbir olabilir.

 

Pişirme konusuna dönersek, nispeten yeni olan mikro-dalga ve elektro-manyetik endüksiyon pişirme metotları dışında, esasta bütün pişirme metotları geleneksel usuller olan su içinde pişirme, yani sulu metot veya fırında veya açık ateşte ızgara yapma, yani kuru pişirme metotlarına dayanır. Her halükarda pişirme işleminde, gıdaların mineral ve vitamin gibi önemli besi maddelerini kaybetmemeleri için pişirme zamanının kısa tutulmasına çalışılmalıdır. Bu husus ö

 

Özellikle sulu pişirme yöntemi kullanılması halinde daha büyük önem kazanır.

Kısa bir tarifle, pişirme, gıdaların bir ısı muamelesine tabi tutulması demektir. Gıdanın kendisi nispeten zayıf bir ısı iletkenidir. Genel olarak, pişirme esnasında ısı onun kaynağından su, hava veya yağ gibi aracılarla gıdanın yüzeyine ulaşır. Bu ısı transferi iki safhada olur;

 

İlk etapta ısı, gıda tarafından onunla ilk temas ettiği anda, yani ızgara halinde ateş ısısı, fırında veya buharlı pişirmede sıcak hava ve haşlama sırasında sıcak su ile temas yoluyla alınır. İkinci safhada da ısı, gıda yüzeyinde oluşmuş sıcaklığa, gıdanın kalınlığına, satıhtan olacak buharlaşma hızına ve de gıdanın ısı iletme kapasitesine bağlı olarak, gıdanın merkezine doğru gider.

 

Pişirme aynı zamanda, ilk planda su olmak üzere, maddenin de transferine neden olur. Pişme sırasında hem gıdanın aroması ve hem de suda eriyen besi maddeleri suya karışırlar. Sulu ve sıcak pişme halinde besi maddeleri gıdanın yüzeyinden pişirme suyuna geçer. Bu durum, suda kaynayarak pişirilen gıdaların bütün olarak, yani küçük parçalara doğranmadan, pişirilmesini ima etmektedir.

 

Pişme sırasında yağlar da çeşitli biçimde yer değiştirirler. Az yağ içinde yavaş yavaş kızartılan gıdalar bu süreçte pişirme yağını bünyelerine alırlar. Yani yapışmasın diye tavaya az bir yağ konarak gıdanın kızartılması gıdanın yanmış yağı bünyesine alacağı için tavsiye edilmemektedir. Bunun yanında gıda kızgın yağda kısa sürede kızartılırsa kendi içindeki yağı kızartma yağına bırakır ve kendisi bu bakımdan daha sağlıklı kalır.

 

Pişirmeyi takiben de besi kaybı olabilir. Eğer gıda piştikten sonra ve yenmeden önce bir süre sıcak olarak bekletilirse bu devrede devamlı olarak besi değerinden kaybeder. Gıdanın tekrar ısıtılması sırasında da bir miktar besi kaybı olur. Her ne kadar halen pişmiş gıdanın tekrar ısıtılarak yenmesi içindeki besi değerini oldukça azaltacaksa da eğer ısıtılması zorunluluğu varsa kısa zamanda ısıtma özelliği olması bakımından mikro-dalga ile ısıtılması önerilebilir. Aynı şekilde donmuş gıdanın çözülmesinde mikro-dalga kullanılması gıdanın az zamanda çözülerek oda sıcaklığında ve açıkta beklemekle yitireceği besi değerini daha iyi koruyacağı için daha ehven bir yöntem olacaktır.

 

Mamafih mikro-dalga kullanılmasının sağlık üzerinde negatif bir etkisi olduğu hususundaki bazı şüpheler halen devam etmektedir. Bu şüpheler devam ettiği sürece bu yöntemin en zaruri haller haricinde kullanılmamasına özen gösterilmelidir. Pişirmede basınçlı-buharlı çalışan düdüklü tencere kullanılması halinde ise donmuş gıdalar donları çözülmeden, pişme süresi biraz daha artırılarak, bu yöntemle pişirilebilir. Belki böyle pişirme yöntemi, donmuş olarak saklanan etlerin pişirilmesinde kullanılacak en uygun yöntem olacaktır.

 

Yukarıda verilen bilgiler çerçevesinde bir genel kaide olarak her türlü pişirme yönteminde pişirme zamanının ve pişirilen gıdaların dış yüzeylerinin olabildiğince az olmasında fayda olacağı sonucu çıkarılabilir. Yani gıda maddeleri satıhlarından kaybedecekleri besi değerlerini sınırlı tutabilmek için pişirilmek üzere hazırlanırlarken küçük parçalar haline getirilmemelidirler. Gıdaların su veya yağ gibi sıvılar içinde pişirilmeleri hallerinde de, normal tencere-tava olsun, buharlı ve basınçlı pişirme tencereleri olsun veya derin kızartma cihazları olsun, mümkün olduğu nispette gıda doğrudan doğruya sıcak veya kaynamış sıvı içine konmalı, sıvının ısınması ve kaynaması gıda ile birlikte yapılmamalı.

 

Gıdaların kendi suları içinde pişirilmeleri istendiğinde ise altını tutmasın diye bir miktar su veya yağ koymak yerine kendi de bir nevi gıda maddesi olan bir miktar şarap veya benzeri bir sıvı konulabilir. Bunlar, aksi halde pişirilen gıdanın kendi suyunun alta konacak su veya yağa drene edilmesi yerine, ona karışarak gıdanın yapısını, tadını ve besi değerini daha artırır ve iyileştirir.

 

Pişirilmekte olan gıda, pişer pişmez sıcak kaynaktan, yani ateşten, uzaklaştırılmalı. Düdüklü tencere kullanılarak yapılan pişirilmelerde de pişme biter bitmez pişmenin devam etmesini durdurmak için hemen tencere üzerine bir soğuk duş yaptırarak tencere soğutulmalı.

 

Pirinç ve makarna gibi gıda maddelerinin su içinde pişirilmeleri halinde de, özellikle ve isteniyorsa onların GE (glisemik endeks) değerini yani içlerindeki nişasta miktarını azaltmak veya tamamen yok etmek üzere, mutlaka bu tip gıdalar pişirilmek için tamamen kaynamış su içine atılmalı ve istenilen süre kadar pişirildikten sonra hemen üzerlerinden soğuk su geçirilerek nişastaları atılmalı ve pişmeleri durdurulmalı.

 

Bu tarzda muamele gören gıdanın, ateşten alınsa da hala içinde devam ededuran pişme de durdurulmuş olur. Bu tarzda pişirilen tahıl bazlı gıdalara aşırıya kaçmamak üzere tereyağı veya bitkisel yağ – tercihen soğuk metotla elde edilmiş zeytinyağı veya keten tohumu yağı- ve istenilen baharat v.b. şeyler ilave edilebilir. Ancak bunların hemen bu gıdalar yenmeye sunulduğunda ve tercihen kişilerin kendilerince istenilen miktarlarda eklenmesi uygun olacaktır.

 

Bu bölümü tamamlarken, okurların bütün bu ana kadar yapılan değerlendirmeleri nazarı dikkate alırken bir gıdanın tam manasıyla insan vücudunun fizyolojik ve psikolojik sağlığı için en güvenilir ve optimal olması için onun iyi koşullarda üretildiğinden emin olunan bir çiftlikten taze taze evimize gelmesi ve onların gerekli ihtimamla evde hazırlanarak yemek masamıza ulaşıyor olması gerektiğini hatırlamalarında fayda olacaktır. Yani bu modern dünyada ve özellikle şehirlerde yaşayan kişilerin özürsüz gıda almaları imkansız değilse bile çok zordur. Yine de burada verilen bilgiler ışığında bilinç yoluyla mükemmelin en yakınını aramak ve bulmak gerekecektir.

 

Gıdalarımızın yukarıda tarif edildiği gibi sağlıklı olduğu bilinen bir kaynaktan geldiğinin bilinmesinin zor olduğu durumlarda devamlı olarak gıdaların alındığı ve mahsullerinin kalitelerinden memnun kalınan yakın mahalle pazarlarından ve/veya tek tek veya gruplar halinde ilişki kurulan ve özellikle organik üretim yapan küçük çiftçilerden veya onların dükkanlarından temini yoluna gidilebilir. Böylece yerel ve mevsimlik gıda alma imkanı da yaratılmış olacaktır.

 

Bu maksatla ve mümkün olabildiğince aynı civarda yaşayan tüketiciler kendi aralarında bir grup yaparak civardaki küçük çiftçilerle karşılıklı dayanışma yoluyla işleyen ve daha büyük sistemler içinde tutunma imkanı yaratabilecekleri bir sistem kurabilirler. Bu yolla tüketiciler de yaşadıkları çıkmazdan kurtulmuş ve doğayla daha yakından bir ilişki içine girmiş olurlar. Bu da, insanın bilinçlenmesine yardım edeceği gibi, insanın doğaya ve doğallığa yakınlık yoluyla sağlığına kavuşacağını anlamasına hiç de azımsanmayacak bir katkıda bulunacaktır.

 

Bu kavramlar çerçevesinde hareket edildiğinde, pek çok nedenlerle ev dışında yemek yemek zorunda olanların güvenilirlikleri kendilerince denenmiş restoranları seçmelerinde fayda olacaktır.

 

Bunun da zor olduğu hallerde korunma maksadıyla seçilen gıdalara ve onların kombinasyonlarına alışılmışın da ötesinde dikkat etmek ve çok karışık ve muhtemelen zararlı olabilecek gıdalardan uzak durmak gerekecektir.

 

Bu konuyla yakından ilgili olarak uygulanmasında fayda görülen bir yol da mükemmel bir organik üretim yöntemi olup kolaylıkla ev içinde yapılabilecek bir üretim biçimi olan çeşitli tohumların ve tahılların filizlendirilmesidir. Böylece evde tohumlardan üretilen filizlerle kendi başına veya diğer gıdalarla birlikte yemeğe hazır besi değeri çok yüksek gıdalar elde edilmiş ve diğer gıdalara eklenmiş olacaktır. Yemeklerini işe taşıyan kişiler için de proteini ve diğer besinsel değerleri yüksek bir sandviç içi malzemesi temin edilmiş olacaktır.

 IX. YEMEK YEMEYE UYGUN ORTAM VE BU MAKSATLA KOŞULLANMA

 Genel bir prensip olarak vücut, günümüzde bir yarışmış gibi yaşanan çok stresli yaşam biçiminin yarattığı zararlı etkiler altındaki bir ortamdan uzak rahat bir ortam içinde yemek yerse, yediği yemeğin içinde var olan bütün yararlı besinleri, hiç bir güçlük çekmeden hazmeder ve onların vücudun en uzak noktalarına kadar zorluksuz ulaşmasını ve emilmesini temin eder diyebiliriz.

 

Böyle bir ortam, ilk planda vücuttaki muhtemelen yükselmiş asit seviyesini düşürür. Hatırlayalım ki, stres vücudun sindirim süreci için gerekli olan enerjisini büyük çapta azaltır. Örneğin, stres veya bir travma altındaki hayvanlar içgüdüsel bir koruma reaksiyonu olarak aç bile olsalar yiyeceklerini yemezler. Bu tarzda vücutlarında olabilecek asit artışını doğal olarak önlerler ve bu bağlamda vücutlarındaki alkali seviyesinin yükselmesine yardım etmiş olurlar.

 

Bu, bazı atmosferik ve doğa güçleri için de böyledir. Yüksek atmosfer basıncı, az nemli güneşli günler, havada yüksek oksijen seviyesi, ve kuzeyden esen rüzgarlar, dolun ayın belirmesi gibi doğal etkenler insan yaşamı için olumlu bir ortam yaratır ve vücut üzerinde faydalı etki yaparlar. Bu tip etkenler ortamı daha alkali yapar, bu yolla sindirim sisteminin iyi çalışmasına ve sonunda insanın genel olarak iyi hissetmesine yardım eder.

 

Bütün yukarıda sayılan bu olumlu ortam koşulları üstüne ve daha da önemli olarak kirlilikten arınmış bir atmosferin bulunması, özellikle etraflarında yeterince yeşil saha olmayan şehirler ve sanayi bölgeleri gibi yerlerde ve yakınlarında yaşayan insanlar için yaşamlarında olabilecek en büyük farkı yaratacaktır. Bu faktörlerin etkilerini bilfiil hissetmiş olan kimseler bu farkı çok iyi bilirler ve ifade edebilirler.

 

Ayni şekilde, rahatlatıcı konuşmaların yer aldığı uygun bir arkadaş camiasında ve de bu havayı destekleyen hafif bir fon müziğinin yarattığı bir ortamda yavaş ve bilinçli bir biçimde yenecek yemek sırasında alınan gıdanın vücutça en iyi bir şekilde sindirilebileceği ve emilebileceği söylenebilir. Bu tip bir ortamda yenecek pek uygun olmayan gıda bile başka durumlara kıyasla çok daha iyi bir şekilde hazmedilebilir.

 

Bunun tersi de varittir. Genel olarak kişiye uygun olan bir gıda rahatsız edici bir ortamda yenildiğinde kişi yemekten sonra bir hazımsızlık ve bir genel rahatsızlık hissedebilir. Bu gözlem ortam koşullarının gıdaların sindirilmesinde önemli bir derecede katkıda bulunduğunu ve bu katkının da ortamın yarattığı alkali veya asit bir ortamdan kaynaklandığı tezini desteklemektedir.

Doğaldır ki, vücut sıvıları ve hücrelerindeki pH seviyesinin dengelenmesi kabiliyeti kişilerin zaman içinde geçirdikleri adaptasyonlara da bağlı olarak kişiden kişiye epey büyük farklar göstermektedir. Her bir kişi kendi vücuduna genetik olarak uyan gıdaları belirlemek zorunda olduğunun bilincinde olmalıdır. Yani, pH seviyesini dengeleme kabiliyetine bağlı olarak bir kişi için çok uygun olan bir gıda diğer bir kişi için uygun olmayabilir, hatta zararlı olabilir. Genel olarak, istisnalar bir yana, belirli bir genetik yapıya sahip olan bir kimse her bakımdan kendi doğal ortamında en uyumlu ve rahat olacaktır denilebilir. Bu bulgu, niye kişinin ana prensip olarak yerel, mevsimsel ve taze gıdalarla beslenmesi gerektiği tezini bir defa daha savunmaktadır.

 

Bütün bu yukarıda söylenenler ve o yolla edinilen kavramlar ışığında kişilerin kendilerine en uygun olmayan gıdaları bile kolaylıkla hazmedebilmelerini sağlayacak ortamların yapay olarak, bazı benzetmelerden faydalanarak, yaratılmasının, ve bu yolla da kişinin koşullandırmasının, mümkün olabileceği ileri sürülmektedir. Yani, bu yöntem yemek yeme sürecinde yapay olarak uygun olduğu denemeler sonunda tespit edilmiş ortamın maksatlı olarak yaratılmasını ön görmektedir. Sindirim olayı, ağza alınan gıdanın kokusu ile onun kompleks süreci içine girmektedir.

 

Herkesin çok iyi bildiği gibi, İ.P. Pavlov, gıdayla ilgili reflekslerin koşullandırılabileceğini deneyimlerinden edindiği sonuçlarla en iyi bir şekilde tasvir eden ve bu konuda isim yapmış bir bilim adamıdır (1904 Nobel Ödülü). Bu deneyimlerle ses, renk ve şeklin ağızda tükürük bezini çalıştırmada nasıl etken olduğunu göstermiştir. Reflekslerin koşullandırılmasının, bir tembih veya tahrikin fizyolojik veya insiyaki-içgüdüsel cevapları çağrışımları denemesinin müteaddit defalar tekrarlanmasına dayandığını göstermiştir.

 

Koku ve tat hatta daha da derin ve kalıcı cevapları çağırır. Ağza alınmış bir lokmayı çiğnerken ve onun tadını alırken ve kokusunu hissederken bizim içgüdüsel sindirim algılama yeteneğimiz, önceki deneyimlerden de faydalanarak, yenmekte olan gıdayı değerlendirir ve ilgili organlarca/guddelerce bu gıdayı sindirmeye en uygun enzimin üretilmesi işlemini başlatır.

Koşullandırma babında, yemek yenen yere hoşa giden çiçekler konulması, yer ve duvarlarda teskin edici renklerin kullanılması, yemek sırasında rahatlatıcı bir müzik çalınması ve ayrıca da yemeklerin en cazip bir biçimde takdimi gibi ilaveler yemek yeme ortamını iyileştirilebilir. Böylece de bir bakıma sindirim için uygun bir ortam koşulu yaratılmış olur.

 

Bu vesileyle bir defa daha, gıdaların iyi ve yeterli çiğnenmesinin (ilk bölümde bahsedildiği gibi) kendi başına bile sağlığı korumada ve iyileştirmedeki katkısını ve hatta uygun olmayan yeme koşullarının bile açığını kapatabileceğini hatırlamakta fayda olacaktır.

 III.ARTIKLARIN ATILMASI

 Vücut sağlığının idamesinde, bağırsaklar, idrar yolları, lenfatik sistem ve gözler, burun, kulaklar, ve deri gibi diğer destekleyici organlar vasıtasıyla artıkların başarılı bir biçimde vücuttan atılması büyük bir önem taşır. Bağırsaklar ile böbrekler ve bütün idrar atma sistemi gibi başlıca eliminasyon organları hazım süreci boyunca hasıl olan artık maddelerin vücuttan atılmasını sağlar. Bu duruma ulaşıncaya kadar katı gıdalar ağızda başlayan ve onların hazım sonu vücutça emilmelerinin yer aldığı ince bağırsağa ulaşana kadar uzun bir hazım sürecini tamamlar. Katı madde artıkları kalın bağırsağa geçer ve oradan atılır. Sıvı gıda artıkları ise başlıca idrar yolları vasıtasıyla atılır. Yani sindirim sonunda hasıl olan katı ve sıvı artıkların gerektiği gibi vücuttan atılması hem vücuda giren gıda maddelerinin sindirim sürecini en uygun bir biçimde geçirmelerini ve hem de bu iki eliminasyon sisteminin iyi çalışmasını gerektirir.

 

Endokrin (hormon) sistemin ve eliminasyon organlarının güçlülüğü ve yapılan fiziki hareketlerin miktarı vücuttaki pH seviyesini dengede tutabilmek için vücuttan atılması gerekli asit miktarını tayinde ve bununla ilgili gerekli işlemlerin yer almasında önemli bir rol oynar. Diğer faktörler arasında vücutta biriken stres nedeniyle oluşan fazla asidin de atılması gerekir. Atılamadığı takdirde, vücutta kalan asit fazlalığı bağırsakların iyi çalışmasına mani olur.

 

VI’ıncı bölümde de değinilmiş olduğu gibi, beslenmede genel bir yaklaşım olarak, pH seviyesinin bütün organizmada dengeli bir biçimde tutulmasını sağlamak için daha çok alkali ve daha az asit ağırlıklı gıdaların yenilmesi emniyetli olacaktır. Bu da yaklaşık olarak, ağırlıkla değil, göz kararıyla, yani hacim olarak %75-80 (alkali) ve %25-20 (asit) gıda alınmasına tekabül eder.

 

İnsan vücudu genel olarak alkali olma eğilimindedir. Mamafih, vücutta biriken enerjiyi harekete geçirmek için aside ihtiyacı vardır. Bir yandan da vücut yaşama süreci içinde yan-ürün olarak asit üretir. Bu nedenle vücudun organik, mekanik ve psikolojik aktiviteleri arasında bir denge kurulması gerekir. Bütün yakın ilgiyle ve zevk alarak yapılan aktiviteler gıda artıklarının kolaylıkla oluşması ve atılmasında ve böylece de insan sağlığını dengede tutmada önemli rol oynarlar.

 

Biyolojik ortamda normal olarak bir kısmı faydalı ve bir kısmı da zararlı olan bir takım bakteriler arasında yaşıyoruz. İyi tabiatlı bakteriler (probiyotikler) mikroorganizmaların dengede kalmasını sağlar. Bu da vücudun gıdaları hazmetmesine yardım etme yoluyla sağlığın idamesine yardım eder.

 

Bu tip bakterilerin, vücudun bağışıklık sistemini destekleme ve böylece tehlikeli parazitleri ve bakterileri uzak tutmak için elzem olan kendi tipik genleri vardır. Bunlar, bağışıklık sistemi ile yakın ilişkiler içinde hareket ederek vücuda giren ve kendilerinin de beslendiği gıdaları hazma hazırlamada yardımcı olurlar. Bu işlem sırasında bağışıklık sistemini zararsız olabilecek bakterileri ayırt etmeye ve onları yok etmemeye çalışmaya alıştırırlar. Bilinçli ve uygun beslenme yoluyla vücuttaki mikro-organizma tip ve miktarı dengede tutulabilir. Böylece de vücutta zaralı bakterilerin üremesine ve onların yaratacağı zehirli maddelerin artmasına ortam yaratan fazla asit birikmesi önlenmiş olur.

 

Çok defa zararlı mikro-organizmaların faydalı olanları aşması, yani aralarındaki dengenin bozulması halinde aşırı sişmanlık (obezite) ortaya çıkar. İnce ve kalın bağırsaklar onlara girip çıkan gıdalar yoluyla dış dünyanın bir nevi aynası ve onun kalitesinin göstergeleridir. Gıda lifleri, sebze ve meyve kabukları ve bazı baharat ve otlar yukarıda değinilen dengenin sağlanmasına yardım ederler.

 

Genellikle bakliyat, kepeği alınmamış tahıllar, sebze ve meyvelerde bulunan doğal gıda lifleri, herhangi bir besi değerleri olmasa bile vücuttaki artık maddelerin sindirim sistemi boyunca hareketinde çok önemli rol oynarlar ve en kolay görülebilecek sonuç olarak ta kabızlığı önlerler. Ayrıca da vücudun aşırı yağ ve bazı gıdalara eklenen zararlı maddeleri biriktirmelerine mani olurlar. En önemli olarak ta organizma tarafından emilen glükoz ve kana karışan insülin seviyesini azaltmaya yardım etme yoluyla da aşırı şişmanlığın önlenmesinde faydalı olurlar.

 

İstenen, vücudun doğal olarak zehirlerden arınma kabiliyetine sahip olmasıdır. Nitekim, doğal bir biçimde iyileşmenin gayesi giderek artan sağlık bozukluğunun, vücutta birikmiş olan zehirlerin, ilk planda normal olarak üretilen gıda artıklarının atılmasından başlanarak, vücuttan atılması yoluyla önlenmesi ve geri çevrilmesidir. Bunun için de, vücudun eliminasyon organlarının sürekli olarak açık ve temiz olmaları gerekir.

 

Bunun getirdiği öneri de ara ara bağırsakların, özellikle kalın bağırsağın, bazen basit ve bazen de ihtiyaca göre daha kompleks metotlarla temizlenmesi ve varsa kalıntılardan arındırılması olacaktır. Bu çok önemli bir husus olup yakın alakayı gerektirir. Ciğerler, deri, böbrekler, ve lenfatik sistem ve bu hususta diğer tali organlar yoluyla da eliminasyon yapılır. Mesela, kişinin kabızlık çektiği sırada deride kabarcıklar belirir veya biriken zehirlerin atılması için aşırı bir terleme olur. Bu durumlarda, bunlar ana problem olan kolonun iyi çalışmamasının semptomları olmakla beraber kolonun yardımına koyulmuşlardır. Bunların da ara sıra temizlenmesi ve açık tutulması gerekir. Bu bağlamda geleneksel hamamların ve keselenmenin insan sağlığındaki rolü hatırlanabilir.

 

Yaşam biçimi ne olursa olsun yaşam boyunca vücudun sağlıklı ve iyi çalışır durumda idamesini temin için sürekli olarak hijyen/sürekli olarak temizlik tedbirlerinin alınması son derece önemlidir. Eğer organlar vücutta birikmiş artık maddeleri atamazsa bunlar kana karışır ve bütün vücutta dolaşır. Bunun sonucu olarak soğuk algınlığı ve grip gibi semptomlar, orada burada ağrılar, şişmeler, iltihap belirtileri, ve ateş görülebilir. Bunlar diğer ihtiyaçlar yanında ve en önemli olarak vücudun iyi bir arınmaya ve zehirlerini atmaya ihtiyacı olduğunun ve artık yardımsız olarak kendi kendine bunu başaramayacağının işaretleridir.

 

Çeşitli nedenler ve/veya onların kombinasyonları vücudun eliminasyon sistemini böyle bir sağlıksız hale getirebilir. Bağırsak sağlığı doğumu takiben orada gelişecek flora sayesinde oluşur ve onun cinsine bağlıdır.

Mesela, homojenizsayon ve pastörizasyon inek sütünün hazım için gerekli enzimlerini tahrip eder; ayrıca iyi mikropları öldürdüğü için kötü mikropların bağırsaklara girip yerleşmesine yardımcı olur.

 

Yüksek karbonhidratlı gıdalar zararlı mikropları ve parazitleri de besler. Örneğin, ekmek ve süte dayalı bir beslenme sistemi sindirim artıklarını bir duvara tabaka tabaka kağıt kaplama yapar gibi bağırsakların cidarlarına yığar. Bu tip yığılmalar sonunda artıkların bir kısmının ve çekirdek ve tohum gibi hazmedilemeden ve hatta bu nedenle hazmı, besi maddelerinin emilmesini ve de artıkların eliminasyonun zorlaştırarak oraya ulaşan maddelerin depolandığı divertikül gibi çeşitli bağırsak hastalıklarının ortaya çıkmasına neden olur. Bu tip bir gelişme, bazı aşırı hallerde yavaş yavaş zehirlerin vücuda geri sızmaları sonucu ölüme bile neden olabilecek iltihaplar ve ülser oluşmasına yol açabilir.

 

Uzun zaman devam etmiş olan bir bağırsak zehirlenmesi kendisini, başkaları arasında, yorgunluk, sinirlilik, vücutta sık sık enflamasyonlar (iltihap) olması, deri üstü hastalıkları, baş ağrısı, siyatik, alerjiler, astım, göz, kulak, burun ve boğaz iltihapları şeklinde gösterir. Bunların hepsinin çözümü, hazım sonu artıklarının kolaylıkla atılmasını sağlayacak iyi çalışan bir eliminasyon sistemine sahip olunmasında yatar.

 

Bu nedenlerle, ana eliminasyon sistemi olan bağırsakların, özellikle kolonun (kalın bağırsağın) periodik olarak arındırılması ve devamlı olarak uygun otlar kullanarak uyarılması zehirli kalıntıların vücuttan atılması için elzemdir. Derin bir biçimde yerleşmiş ve yerinden sökülemeyen artıklar vücudun iyi çalışmasını engeller ve giderek onun dejenere olmasına sebep olur. Hatta beyin ve sinir sisteminin sağlığı bile hazım artıklarının vücuttan tam bir şekilde atılıp atılamamasıyla yakından ilgilidir.

 

Asidik gıdalar bağırsak cidarlarını aşındıran zararlı bakterilerin orada sığınıp üremelerine yardım eder. Bağırsakların sağlıklı cidarları ve oradaki doğal muküs ve iyi bakteriler, giderek gıdaların içindeki kimyasal maddeler, hava kirliliği ve yaşam ortamındaki mevcut alerjenlerden zarar görürler. İyi muküs tarafından yumuşatılmış olan kolon cidarları, içlerinde zararlı maddeler bulunsa dahi, eliminasyona büyük bir destek verirler ve sağlığın idamesine önemli bir katkıda bulunurlar. Yüksek kaliteli yağlar da bağırsak cidarlarını güçlendirir ve kolon ve arterlerden olabilecek sızıntıları azaltır. Bu durumda hücreler de toksik bir ortamda daha iyi ve uzun zaman dayanabilir.

 

Şu hususu tekrar hatırlamalı ki iyi çiğnenmemiş, iyi hazmedilmemiş, artıkları elimine olamamış ve bu süreçte yeterince alkalileşememiş olan besi maddeleri parazitlere gıda olur. Onlar da içinde yaşadıkları organizmayı kendi artıklarıyla zehirlerler. Bu durumda, kişi kendi hazım artıklarına ilaveten onlarınkini de elimine etmek zorunda kalır. Asit bir ortam parazitlerin artmasını teşvik eder, alkali bir ortam ise onların üremesine mani olur.

 

Yoğurt, içinde bulunan bakterisi nedeniyle, fermente olmuş gıdalar da ‘lactobacillus’ ve ‘Bifidi’ bakterisinin üremesini kolaylaştırdıkları için bağırsaklarda faydalı bakterilerin üremesine ve idamesine yardım ederler ve böylece de bağırsakları zararlı bakterilere karşı korurlar.

 

İyi kokan bir nefes, vücutta gaz olmaması, kokusuz bir dışkı hazım sisteminin iyi çalıştığının delilleridir. Bunun tersine devamlı gaz hissi ve gaz çıkarma, mide sıkıntısı ve problemleri ise hazım sisteminin iyi çalışmadığının işaretlerinden bazılarıdır.

Stresin kontrolü vücutta oluşmuş olabilecek asit üstünlüğünü azaltır ve böylece de yaşam kalitesinin büyük çapta artmasına yardımcı olur. Yukarıdaki bölümde daha geniş olarak bahsedildiği gibi yaşam ortamı ve koşulları da burada ele alınan konuda da büyük bir önem taşımaktadır.

 SONSÖZ

 Günümüzde beslenme konusunda tam bir kargaşa devam ededururken bu konuda mevcut problemlere bir çözüm bulma gayretleri de aralıksız devam etmektedir. Ancak çok defa da derinleştikçe bu konudaki mevcut sorular ve kuşkular giderek artmaktadır.

 

Küreselleşme gayretleri insanları onların şimdiye kadar alışmış oldukları yerel ve mevsimsel gıdaları arama ve yeme alışkanlıklarından ve gıda temini ve kullanılışındaki geleneksel bilgi ve uygulamalarından uzaklaştırmaktadır. Bunların doğal bir sonucu olarak da insanlar, onların kişisel ve kültürel çeşitlilikten doğan ihtiyaçları bir yana bırakılarak, medya ve pazarlama gayretleriyle bütün tüketimlerinde genel bir monotonluk ve tek tipçilik özendirilmektedir.

 

Obezite ve diğer yanlış beslenmeye dayanan ve şimdi kapsam ve cins olarak hızla sınır tanımadan dünyaya yayılan sağlık problemlerinin bariz bir biçimde belirmesi 1970’lerde önemli faktörlerden biri olan ve konusunda bir motor etkisi yapmış olan hızlı-yeme (fast-food) kültürünün yayılmasıyla başladı. Bu hızlı değişme en çok ta bilinç ve kültür bakımından zayıf fakat para sarf etme gücü çok olan veya artan zümreyi çarptı. Bu eğilimden büyük çapta da ebeveynlerinin durdurucu olmak yerine bilinçsizce teşvik edici davranışları sonucu yeni kuşak zarar görmeye başladı.

 

Kalp hastalıkları, şeker (diyabet) hastalığı, bağırsak-kolon ve göğüs kanseri daha çok da varlıklılar arasında görülmeye başladı. Bu oluşumun, modern yaşam biçimlerinin ve giderek bozulan ortam koşullarının menfi etkileri yanında, liflerinden arındırılmış ve bir türlü işlenmiş gıdaların takdimi, hayvan yağları bakımından zengin ve asit miktarı yüksek gıdaların

pazarlara sürülmesiyle de aynı zamanda olduğu gözlenebilmektedir.

 

Şimdi insanın oluşan ve küresel karakterde olan kompleks problemlere toplu bir biçimde bakabilecek ve onları anlayarak çözümler üretebileceği bir bilince ihtiyacı olduğu kuşku götürmez. Bunun da bir yanda dairesel ve giderek de aşağıdan yukarıya helezonlar şeklinde yükselecek etkilerinin başlama noktasının tekiller olması gerekmektedir. Tekillerin kendilerine en yakın konu da beslenmedir. Tekillerin bu konuda bilinçlenmeleri ve bir sorumluluk almayı öğrenmeleri günümüzde belirmiş pek çok açılması zor düğümün çözülmesine yol açacaktır.

 

Kısacası, insanlığın, özellikle modern olarak tanımlanan kültürle iç içe yaşayan insanların, yeni bir aydınlanmaya ve bu yukarıda belirtilen durumu iyi kavramalarına gereksinmeleri vardır. Bu yeni anlayış içinde ve de vücudun optimum bir şekilde çalışmasını temin amacıyla bütün organizmada sağlık durumunun en iyi göstergesi olan dengeli bir alkali-asit pH seviyesi idame etmeye yardım etmeleri beklenecektir. Bunun için de beslenme yöntemlerini yeniden gözden geçirmeye ihtiyaçları olabilecektir.

 

Bu süreçte, bu makalede işlenmiş olan bilinçli ve uygun beslenme prensipleri yeteri kadar ip uçları verebilecektir. Umulur ki, kişiler burada öne sürülen bilgi, tez ve değerlendirmeleri göz önünde tutarak ve akıllarına yattığı oranda bunlardan yola çıkarak ve kendi deneyimlerini de değerlendirerek kendilerine en uygun olabilecek beslenme şeklini anlayabilecek ve onlardan en iyi bir şekilde faydalanmak için gerekli ortamı yaratabileceklerdir.

 

İyi haber şu ki; “fast-food” kültürünün doğduğu ve yaygın olarak uygulandığı ülke olan ABD’de halk, beslenmede şimdiye kadar takip edilen yolun getirdiği önemli sağlık bozukluklarının farkına varmaya başladı. Benzeri bilinçlenme ve durumu düzeltme yolları arama hamleleri yer yer de olsa bu durumdan etkilenen bütün diğer ülkelerde de görülmeye başladı.

 

Kendilerinin sorumluluğunu üstlenip kendi beslenmelerinin idaresini ve böylece de sağlıklarını iyileştirici gerekli tedbirleri almanın sorumluluğunu ellerine alan ve de devam ededuran beslenmeye yönelik karmaşadan çıkmaya önem veren tüketicilerin sayısının gün geçtikçe arttığı görülmektedir.

 

Bu konudaki uzmanlar ve sağlık personeli ve de bu konuyla ilgilenen meraklılar bu konuda ciddi araştırmalara girişmişlerdir. Şimdi büyük çapta anlaşılmıştır ki; iyi kalitede ve çok çeşitli gıda alınması, bunların uygun kombinasyonları ve miktarlarıyla dengeli bir beslenme sağlanması ve sağlıklı bir ortamda ve uygun bir yaşam biçimi içinde yaşamak, vücuttaki pH seviyesini dengede tutan, yani sağlığı garanti eden ve vücudun kendi kendini iyileştirme gücünü kazandıran en önemli faktörlerdir.

 

Böyle koşullarda hem sindirim, hem de bu yolla hazırlanmış besi maddelerinin vücutca emilmesi ve artıkların atılması en iyi bir şekilde yapılabilecektir. Bu üç ana beslenme kademesi süreçleri boyunca aralarında devamlı bir iletişim içinde oluşur ve bu yolla kişinin sağlığını garanti ederler. Herhangi bir beslenme stratejisi bu ilişkiyi göz önünde tutmak zorundadır. Bu ilişkinin korunması ayrıca kişinin iyi beslenme kavramını iyi anlamasını ve kendisinin fiziki, iradi ve ruhi sağlığını optimum bir seviyede tutacak en uygun kişisel seçimleri yapmasını gerektirir. Şu anda dikkatlice seçilen ve yenilen gıdalar kişinin sadece şimdiki sağlığını garanti altına almakla kalmaz onun giderek hangi sağlık koşullarında yaşlanacağını da ima eder ve bir fikir verir.

 

İnsanları yönlendirecek, eğitecek ve onların beslenme bilinçlerini artıracak, bu makale de dahil, bir çok rehber ve stratejiler formüle edilmiştir. Bunların hepsi gerektiğinde müracaat edilecek vasıtalar olarak mütalaa edilmelidirler. Her biri insanın kendi ihtiyaçları, kişinin kendine has kültürel ve ekonomik durumu ve dahil olduğu topluluğun yaşadığı mikro-ekolojik koşullar ışığında değerlendirilmelidir. Dengeli ve uygun bir beslenme ve davranışlar insan topluluklarının sağlıklı ve mutlu olmalarında çok büyük bir yer alır ve önem taşır ve böylece de giderek ve çok muhtemelen sağlıklı insan topluluklarının oluşumunu garanti eder.

 

Bu arzu edilen sonucun erişilip erişilemediğini gösterecek en bariz delil insanlığın mutluluk, ahenk ve sağlıklı ilişkiler içinde yaşadığının görülmesi olacaktır. Bunu da ispatlayan görüntü dünyadaki her bir kişinin yüzünde devamlı olarak görülecek tebessümdür. Esasen bu makaleyi hazırlama isteği ve onun tahakkuku için gerekli enerjiyi veren itici güç her yüzde böyle bir tebessüm görebilme arzusundan doğmuştur.

 

Bu yazının daha önceki bölümleri

Bilinçli ve doğru beslenme prensipleri-1

Bilinçli ve doğru beslenme prensipleri-2



EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »
Google
Turkiye'nin Beslenme Portali